
Elif Şafak / Yazar
Edebiyata tutkulu bir "Aşk"la bağlanmış bir yazar Elif Şafak... Son romanıyla haftalardır en çok satan kitaplar listesinde bir numarada olan yazar; kitapları, seyahatleri ve tatil alışkanlıklarıyla ilgili Puanyıldızı'nın sorularını cevapladı...
Benim tasavvufuma ilgim bundan neredeyse on altı sene evvel başladı. O zamanlar öğrenciydim. Etrafımdan ya da aileden bildiğim bir kültür değildi. Ben kitaplar aracılığıyla tanıştım tasavvufla. Okudukça ilgim arttı, sevgim arttı, açlığım arttı. Tasavvuf her romanımda bir alt metin olarak vardı aslında. Hep benimle gelen bir gölge gibiydi. Fakat bu kez bütün perdeleri kaldırdım. Okurlarımla som ve saf bir sohbet halinde yazdım.
Söylemeye çalıştığım şu galiba: İnsan her an değişiyor, her adımda bir başka hale bürünüyor. Tasavvuf ilk başlarda daha "entelektüel" bir ilgiydi benim için. Akılla yaklaşıyordum bu konuya. Zamanla akıldan kalbe indi. Bu bir seyir hali... Mesela benim nazarımda AŞK romanı ile SİYAH SÜT kitabım arasında bir bağ var. Çok farklı kitaplar ama birbirini takip eden mevsimler gibi. Siyah Süt'ü ilk çocuğumuzun doğumundan sonra yazdım. O dönem yoğun ve uzun bir post-natal depresyon geçirdim. Lohusalık depresyonu diyorlar buna. Bu süreç yaşarken ağır geldi ama uzun vadede daha dengeli ve huzurlu bir insan olmama yardım etti. AŞK romanı o huzur haliyle yazıldı.

Bu kuralları romanı yazarken hikâyenin akışıyla beraber kaleme aldım. Hepsi romanla beraber gelişti ve çok ilgi gördü. İnternette insanlar birbirlerine kuralları yolluyor. Cep telefonlarından mesaj olarak atıyorlar. Bir okurum tüm kuralları tek tek yazdırarak poster yapmış, duvarına asmış. Bunlar beni çok duygulandırıyor. Çünkü ben de o kuralları inanarak, yüreğimde hissederek yazdım, oluşturdum. Tabi ki tasavvuf okumalarımdan beslenerek yazdım bu kuralları. Kırk sayısını bilerek seçtim. Doğu mitolojilerinde, tasavvuf kültüründe bu sayı önemlidir. Ben de otuz değil, elli değil, kırk kural oluşturmayı tercih ettim.
Ben şöyle düşünüyorum. Bir kitabın başarısının tek bir anahtarı vardır: Okurları. Eğer okur bir kitabı sevmez ise siz ne kadar reklam yaparsanız yapın o kitap okunmaz. Hatta sevilmeyen bir kitabın pazarlaması ve reklamı iyice ters teper. Bizde öyle bir edebiyat okuru var ki çok samimi ve hakiki bir yerden bakıyor. Bir kitabı sevmişse alıp annesine, yengesine, arkadaşına okutuyor. Kitap elden ele dolaşıyor. Reklam önemlidir ama sadece bir yere kadar. Ondan sonra bir kitabı var eden okurlarıdır.

İnsan anneliği pat diye bir günde ya da bir hafta öğrenmiyor. Aslında her gün öğrenmeye devam ediyor. Sürekli bir oluş hali annelik. Öte yandan göçebelikten yerleşikliğe geçişte çok zorlandım. Zaten bu da yaşadığım depresyonu derinleştirdi o dönem. Ama çok şükür şimdi kendimce bir denge buldum. Hâlâ asi yanım ara ara çekiştiriyor kolumdan ama kendi içimde daha dingin bir insan oldum galiba. Bunda Siyah Süt'ü yazmamın da çok etkisi var. O kitabı yazmak bana iyi geldi.
Muhakkak kendi çocukluğumun, gençliğimin, geçmişimin izleri vardır yazımda. Ben düzenli bir aile ortamında büyümedim. Aslına bakarsanız otuz altı yaşıma kadar sabit bir evim olmadı. Hayatı hep göçebelik olarak algıladım. Sürekli bir yolculuk hâli. Yazdığım her kitabı da yeni bir yolculuk olarak görüyorum. Böyle yaşamanın insana kattığı şeyler var ama muhakkak insandan aldığı şeyler de var. Yıpratıcı olabiliyor. Ben edebiyatı kendi yaşadıklarını yazmak olarak algılıyorum. Esas beni cezbeden yazarken kendim olmamak. Bir başkası olabilmek. Zamanda ve mekânda sınırsız yolculuklar yapmak. Benliğin sınırlarını aşmak. Bu anlamda edebiyat ile tasavvuf arasında ortak damarlar olduğunu düşünüyorum.
Seyahatlerin insana kattığı çok şey var. Hani "çok gezen mi bilir çok okuyan mı?" diye sorarlardı biz küçükken. İkisi de. Mümkünse ikisini de yapalım. Hem çok okumak hem çok gezmek insana yeni, yepyeni pencereler açıyor. Ufkumuz genişliyor. Hem kalbimizin hem zihnimizin ufukları. İlla da öyle pahalı yolculuklar yapmaktan söz etmiyorum. Yazmak da bir yolculuk. Hayal kurmak da bir yolculuk. Bunları kaybettiğimiz an kurur içimiz.

Ben öyle uzun tatiller yapmayı sevmiyorum. Açıkçası bir haftadan sonra bunalıyorum biraz. Genellikle birer haftalık ya da birkaç günlük kısa tatiller yapıyoruz. Bu yaz Fethiye'e ve Alaçatı'ya gittik. İkisi de güzel geçti. Bir de kısa bir Prag seyahati oldu ki ondan da epey keyif aldım.
Türkiye keşfedilmeyi bekleyen cennet köşelerle dolu. Karadeniz, Akdeniz, Güneydoğu Anadolu'yu kendimce epey gezdim, geziyorum. Ama Türkiye'nin hâlâ keşfetmediğim noktaları var; Urfa gibi. Bir de aradan seneler geçip de yeniden gittiğimde yeniden keşfettiğim yerler var; Bursa, Konya gibi.
Ölüdeniz'i, Mardin'i, Kapadokya'yı, Artvin'i ve tabi ki İstanbul'u son derece büyüleyici buluyorum.
Aslında duruma, ruh halime göre değişiyor. Yurt dışında sevdiğim pek çok şehir var. Farklı farklı sebeplerden dolayı farklı şehirlere yolculuk yapmayı seviyorum. Beni öyle güneşli cıvıl cıvıl turistik seyahatler çok çekmiyor galiba. Biraz daha "kasvetli", yağmurlu şehir turizmi seviyorum. Prag, Lizbon, Londra, Madrid ve Amsterdam... Buralara gitmekten ayrı bir keyif alıyorum. Henüz St. Petersburg'u görmedim. Orayı ayrıca merak ediyorum.
Doğayla ilişkim o kadar derin değil. Bu benim eksikliğim. Arizona'da 1,5 sene yaşadım. Orası bana doğaya yakından bakmayı öğretti. Çöl muazzam bir şey. Ama doğrusu hâlâ şehir hayatını daha çok seviyorum. Şehrin temposu, tarihi, dokusu, ritmi beni daha çok çekiyor. O yüzden kırlara, doğal güzelliklere gitmek yerine şehirlere yolculuk yapmayı tercih ediyorum.
Favorim otellerimden biri Alaçatı'da küçük bir otel. Otel Padma. Öyle şaşaalı, görkemli büyük bir yer değil. Küçük, sevimli, temiz bir yer.
- Otel Geneli: 100
- Oda: 100
- Servis: 100
- Yiyecek/İçecek: 90
- Spor/Aktivite: 90
- Havuz: Jakuzi var bahçede
Kategorilerden birini seçin ve konuyu belirleyin.
Sorunuzu kutuya yazın ve gönderin.
Puan Yıldızı sorunuzu yanıtlasın.